Doğu ve Batı’nın birbirine aktığı yer: İran’da resim sanatı
(Bu yazı dünya savaş karşıtlarının İran’a Dokunma sloganına destek için)
İran’a her gidişimde otel odalarında manidar tablolarla karşılaşmışımdır.
İsfahan’daki odamda karşılaştığım bir tablodan sözetmek istiyorum biraz.
Ortada duran eski değirmenin İsfahan’ın yapı taşı olan kreme
yakın sarı renkli malzemeden yapıldığı hemen belli oluyordu. Yüksek
olmasına rağmen yuvarlak ve iddiasız görünümüyle göze batmayan yumuşak
eski bir yapı. Gün ağarmak üzere. Ufku saran karanlıkta yırtılmalar
başlamış, pembelikler belli belirsiz de olsa yayılmış ama yine de gece
hakimiyetini koruyor ve belli ki hava soğuk. Kışlıklarını giyinmiş iki
adam. Ateş yakmışlar. Ateş onlar tarafından yakılmamış da dağların
arasında kalmış olan ovaya ev sahipliği yapan değirmencinin bir ikramı
sanki. “Biraz ateş versem size” hissiyatı var. Ressam yüzlerden sadece
birini tam olarak aydınlatıp bizimle paylaşmak istemiş. Yine de yüzün
sadece maskıyla karşı karşıyayız. Burada duruşların anlamı, bedenlerin
konuştuğu dil o kadar güçlü ki yüzün parlayıp parlamaması birinci
dereceden önemli değil. Aydınlatılmamış yüz karanlıkta kalmamış bu
yüzden. Sadece başkalarının yüzünü görebileceği bir açıyla oturtulmamış
adam o kadar. İçindeki teslimiyet duygusu atmosferin doğası içinde
verilmiş. Konuşmaktan çok birlikte aynı düşünce üzerine susmanın,
alacakaranlığı dinlemenin resmi. Mahrem bir ortaklaşma. Öte yandan
resmin her santimine buğdayını öğütmeye gelen sade ve teslim olmuş iki
insanın yatışmış sessizliği sinmiş. Aydınlanmış yüz hülyalı ve
temkinli. Yoğun bir fikirle ateşe bakıyor. Ateş yeni yakılmış
anlaşılan, yükselmiş harlanmış.
Bir adam daha. Yanında bir eşek. Biraz arkasında ama. Yularını
tutuyor adam gevşekçe. Yan yana yürümüşler. Ya da önden gidip eşeğin
yolunu açmış. Hayvanın yükü var ama taşıyabileceği kadar. Yükün hafif
görüntüsüne rağmen adamın da eşeğe binmemiş olması etkileyici. Belki de
normal koşullarda biner insanlar böyle bir durumda. Ressam bindirmemiş.
Bindirmeyi tercih etmemiş. Sanatı onları yan yana konuşlandırmış. Yük
buğday. Başağın buğdayın doğallığı temizliği helalliği kutsallığı
hissediliyor. Etraf ova. Uzakta dağlar var ama çok uzakta. Dağlara
fazla rol verip işi yokuşa sürmemiş. Dağların resimdeki görevi
insanları değirmeni ve eşeği yere sabitlemek ve dünyaya aidiyetlerini
sahici kılmak için sanki. İlişkilerin belli bir ağırlıkta saygınlıkta
ve ciddiyette olduğu herşeyin bir mizan üzere olduğu buhar gibi
farkettirmeden sızdırılıyor öteki bilince. Resimden değirmende un
öğütmenin adabını, bu dünyayı işletmenin insancıl yolunu okumak mümkün.
Eşeğin yüzü özellikle de gözleri ve kulakları çok güzel çizilmiş.
Düşünceli anlayışlı sabırlı fedakar ve kime sadakat göstereceğini çok
iyi anlamış bir birey gibi. İnsanlarla ortak bir kaderi paylaşan farklı
bir dünyalının olgunluğunu geçiriyor bakan gözlere. İran’da hayvanlar
resimlerin minyatürlerin hikayelerin destanların vazgeçilmez unsurları.
İsimleri kalpleri gözyaşları ve umutları var. Kızılderililerle ortak
bir anlayış sezmişimdir her zaman. Tevekkül ve doğanın ritmiyle uyumlu
şekilde sürdürülen yaşam sinmiş tuvalin her köşesine. Gecenin içinden
sabahın çekilip çıkarıldığı anın ürpertisi, bulutları, üç adamı, olanı
biteni tek başına izleyen bir çınar ağacını, istiflenmiş başakları
kuşatmış.
Birden şehri ikiye bölen Zayenderut nehrinin adının güzelliği
geldi aklıma. Çölde kaybolan bir sevgilinin ismi olabilir. Bir yakada
eski diğerinde yeni şehir. Körfezden kaçıp gelmiş kuşlar uçmuştu önceki
gece nehrin üzerinde. Ay ışığıyla parıldamıştı kanatları. Gökyüzü
yakamozu. Uçak biletimizin üzerindeki logoda da kuş vardı. Hüma kuşu.
Sonra da çay şekerlerinin kağıtlarında çıktılar karşımıza. Doğu
edebiyatının en önemli kuşlarından biri.
Artık Tahran’a döner dönmez İran’lı ressamların peşine
düşmemiz lazımdı. Sabah otelimize yürüme mesafesindeki Çağdaş Sanat
Müzesi’ne gittik.
Giriş katından itibaren öncelik Avrupalı sanatçılara
verilmişti. İlk gözüme çarpan eser ülkesini bilemediğim Picaro
Bonnard’ın 1895’de yaptığı adam ve köpek resmiydi. Başlıksız olan
eserdeki siluet kadın veya erkek olarak belirginleştirilmemiş, doğrudan
insana odaklanmıştı resim, köpeğin ona hüzünle bakışındaki ifade
olağanüstüydü. Yirminci yüzyılın en önemli Fransız ressamlarından Henri
Mattise’in çizdiği içinden bir başka kadın çıkan kadının portresi
(Study, 1969), Deror Liber’in çember içinde dönerek yaşayan ünisex
insanının daracık hareket alanı (başlıksız, 1923), büyük Alman ressam
Paul Klee’nin yüz içinden yüz çıkan bir güldürü sanatçısı
resmi(Comedien, 1904), ayrıca Ballard’ın, Richard Hamilton’un resimleri
batı resim sanatının en seçkin örnekleriydi.
Paul Klee Tunus’a bir seyahat yapmış ve oradaki ışıktan,
renklerden çok etkilenmiş. Kataloglardaki kimi resimlerinden hat
sanatından da son derece esinlendiği ve resimlerinde çok yaratıcı
biçimde yararlandığı görülüyor.
Amerikalı ressamlar da yerlerini almışlar müzede. Robert
Rauschenberg’in seçkiye alınan kolaj eserinde insanlık ehliyeti
olmayanların yaşamın yoluna hiç çıkmamasına dair bir uyarı vardı sanki
(Driving License, 1962).
Jim Dine’nın Brushes(1973) adlı eseri ise sanatın hayatla aynı
anda sorgulamasıydı bana göre. Bir sanatçı yaşama dair yetkinliği neyse
sanatını da o kadar inceltebilirdi. Çeşitli ende boyda sıklıkta
fırçalarla betimlenen yetkinlik çok çarpıcı. Yaşamın ve sanatın kemiyet
keyfiyet, coşku, yatay ve dikey geçişler bakımından teşhir edilmesini,
naifliğin boyutlarını ve dayanıklılığın sınırlarını görmek açısından
çok yönlü bir betimleme.
John Marin’in Brooklyn Köprüsü(1913) adlı yapıtı ise
gelecekteki modern bireyin dayanılmaz yalnızlığını önceden bildirmiş
bize. Köprüde yürüyen adamın demir kuşatmasını nasıl aşıp karşıya
geçeceğini, beton ilişkiler onu yutmadan varoluş sorununu nasıl
çözeceğini erkenden sorguluyordu.
Avrupalı ressamlardan David Siquevos’un yapıtında (Peace)
ellerin kullanımı barışın ancak almak ve vermek dengesi üzerinden adil
bir şekilde kurulabileceğini gösteriyordu. Eller ileriye doğru ve açık
olarak o kadar şiddet içeren bir şekilde uzatılmıştı ki, tek yanlı
vermekten barış ummanın yaşamın işleyişine aykırılığı açık biçimde
konuyordu ortaya.
Doğuya doğru geçiş Japon sanatçılarla yapılmış. Shusaku
Arakawa’nın seçilen eseri düşünmenin zamanla kendinde bir şiddet
oluşturabileceğini gösteriyordu. Aklın sınırlarıyla kuşatılmış insanı
çevreleyen kibrin yol açacağı hasarlara, takılıp kalacağımız ağlara
dikkat çekiliyordu(Thinking, 1975). Doğu’ya giriş dersinin anahtarı.
Müzede en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Picasso’nun kara kalem hayvan eskizleri, figüratif hayvan resimleriydi.
Picasso’nun 1930’lu yıllarda yaptığı çok da bilinmeyen
resimleri. Buffon Koleksiyonu. Onlara Tahran’da rastlamak güzel bir
sürprizdi. Batılı ressamlara dair koleksiyona büyük değer katmış. Bu
eserlerin Şah zamanından beri satın alındığını, toplandığını biliyoruz.
Bu çabalara devrimden sonra da devam edildiğini söyledi İran’lı
dostlarımız.
Picasso’nun hayvanları çok dokunaklıydı. Bir kurbağanın
yüzündeki ifadeyi hiç unutamadım. Kurbağanın yere misafir gibi basışı,
yüzündeki dünyaya dair tanıklığı rahatça taşıdığını gösteren mutmain
ifade, beni anlayamazsınız ama buna kızmam, bir gerilim çıkmaz benden
yana diyen geniş mahzun gülümseme. Kendimi anlatamama sorunum yok
benim, anlatmama gerek yok çünkü bakışı. Kendiliğinden anlayanlarla iş
görürüm ben, içgörüsü olanlarla der gibi bir yüz. Bir hayvanın
dilsizliğinin karakalem darbeleriyle aşılması, içinden geçenlerin
dışlaşması, buradan insanların haline göndermeler yapılması. Sadece iki
çizgiyle ağzının kenarlarından taşırılan hikmet dolu teslimiyet ve
hoşgörü unutulur gibi değil. Dünyaya tutunan ama her an gitmeye de
hazır mütevekkil duruşlu iki ön ayak.
Picasso’nun hayvan yüzleri onların çok şey algıladıklarını,
işin esasını hakkıyla anladıklarını, sadece konuşmadıklarını bize
bildiriyor. Derince tanıklık ediyorlar. Kelebek deve kuşu kartal.
Picasso’nun doğasına baş eğmiş güvenle yem arayan ceylanı, birazdan
başına gelecekleri korkusuzca bekleyen, civcivlerine kanat germiş
tavuğu mesela.
Bu eserlerin müzeye alınması İran sanatının hayvanlarla içli dışlı oluşunun bir tezahürüydü.
Çok ilginçtir aşağı katlara indikçe karşılaştık Doğuyla. Bu
tercih Doğu biraz daha derinlerde diye de okunabilir mi acaba.
Seçicilerin böyle bir hedefleri olmuş mudur.
İran’ın ressamlarına geçtiğimizde Türk ressamlarıyla benzer
kaynaklardan beslendikleri hemen hissediliyordu. Jafar Rouhbakhsh belki
de hiç haberi olmadan ne kadar Erol Akyavaş’ın üslubuna paralel kurmuş
sanatını. Farshid Mesghali uzun süre Paris’te ve Californiya’da
çalışmalarını sürdürmesine rağmen ne kadar Doğulu. Nahid Haghighat,
Parviz Tanvali, Mina Noori, Muhammed Ali Taraghizad hem Doğu hem de
Batı kütltüründen etkilenmiş beslenmiş sanatçılar. Mahmoud Javadipour,
Ahmad Vakili, Behrouz Waghipour, Samila Amir Ebrahimi günümüz
ressamlarının en seçkinleri.
Sanatçılar modern Batı formlarına, çağdaş akımlara açıklar,
izledikleri yol bunu gösteriyor ama kendi geleneklerinden de
derinlemesine beslenmeleri onları söylem bakımından Batılı ressamlardan
güçlü kılmış bazı noktalarda. Bu izlerken hissedilen bir şey. Anlatım
gücüyle yorumla ilgili. Herşey çok boyutlu. Işık gölge renklerin seçimi
gibi konularda Batılı ressamların öncülüğü bilinen bir şey. Fakat iş
umudun yeşertilmesine gelince İran’lı ressamlar daha iyimser. Dostların
birlikte yemek yediği sofra betimlemeleri sık rastlanan bir konu. İran
Üçüncü Resim Bienalinde sergilenen eserlerden birinde, elinde minik bir
çiçekle ufka bakan ihtiyar adam portresi mesela, umuda dair çok şey
anlatıyordu ( Sima Chakamian-pour, Waiting, 1997).
Aşağı katlarda İran kültürünün kökleri çıktı karşımıza.
1800’lü yıllarda yazılan kitaplarda resimler de kullanılmış. Bu bir
gelenek. Sünni İslam’da ise figürlere fazla sıcak bakılmaz. Yazılan
destanları, öyküleri, tarihi olayları, anlatıları, binbir gece
masallarını hatta siyaset kitaplarını resimle de tasvir ederek
illlüstrasyon yapmak önemli bir Fars sanatı. Yazılara her zaman insan
hayvan kuş figürleri eşlik ediyor. Kız başlı kuşlara, uçan kız ve erkek
meleklere, fili yutan ejderhalara her zaman rastlamak mümkün.
Hz.İbrahim’in ve İsmail’in resmedilmesinde, Cebrail’in taç giymiş
olarak resimlenmesinde bir mahzur görmemişler.
Sonuç olarak İran’da sinema gibi çağdaş resim de çok gelişmiş
vaziyette. Ressamlar Mecid Mecidi, Abbas Kiarostami gibi yönetmenlerin
altyapısını kurmuşlar sağlamca. Uzun yoldan gelmiş, Batı ve Doğunun
bütün renkleriyle, tarihle ve şimdiyle buluşarak olgunlaşmış bir sanat,
İran resmi.
31 Aralık 2007, Pazartesi
Taraf
