Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |
 
Oca
07
    
YILDIZ RAMAZANOĞLU

Doğu ve Batı’nın birbirine aktığı yer: İran’da resim sanatı

(Bu yazı dünya savaş karşıtlarının İran’a Dokunma sloganına destek için)

İran’a her gidişimde otel odalarında manidar tablolarla karşılaşmışımdır.

İsfahan’daki odamda karşılaştığım bir tablodan sözetmek istiyorum biraz.

Ortada duran eski değirmenin İsfahan’ın yapı taşı olan kreme yakın sarı renkli malzemeden yapıldığı hemen belli oluyordu. Yüksek olmasına rağmen yuvarlak ve iddiasız görünümüyle göze batmayan yumuşak eski bir yapı. Gün ağarmak üzere. Ufku saran karanlıkta yırtılmalar başlamış, pembelikler belli belirsiz de olsa yayılmış ama yine de gece hakimiyetini koruyor ve belli ki hava soğuk. Kışlıklarını giyinmiş iki adam. Ateş yakmışlar. Ateş onlar tarafından yakılmamış da dağların arasında kalmış olan ovaya ev sahipliği yapan değirmencinin bir ikramı sanki. “Biraz ateş versem size” hissiyatı var. Ressam yüzlerden sadece birini tam olarak aydınlatıp bizimle paylaşmak istemiş. Yine de yüzün sadece maskıyla karşı karşıyayız. Burada duruşların anlamı, bedenlerin konuştuğu dil o kadar güçlü ki yüzün parlayıp parlamaması birinci dereceden önemli değil. Aydınlatılmamış yüz karanlıkta kalmamış bu yüzden. Sadece başkalarının yüzünü görebileceği bir açıyla oturtulmamış adam o kadar. İçindeki teslimiyet duygusu atmosferin doğası içinde verilmiş. Konuşmaktan çok birlikte aynı düşünce üzerine susmanın, alacakaranlığı dinlemenin resmi. Mahrem bir ortaklaşma. Öte yandan resmin her santimine buğdayını öğütmeye gelen sade ve teslim olmuş iki insanın yatışmış sessizliği sinmiş. Aydınlanmış yüz hülyalı ve temkinli. Yoğun bir fikirle ateşe bakıyor. Ateş yeni yakılmış anlaşılan, yükselmiş harlanmış.

Bir adam daha. Yanında bir eşek. Biraz arkasında ama. Yularını tutuyor adam gevşekçe. Yan yana yürümüşler. Ya da önden gidip eşeğin yolunu açmış. Hayvanın yükü var ama taşıyabileceği kadar. Yükün hafif görüntüsüne rağmen adamın da eşeğe binmemiş olması etkileyici. Belki de normal koşullarda biner insanlar böyle bir durumda. Ressam bindirmemiş. Bindirmeyi tercih etmemiş. Sanatı onları yan yana konuşlandırmış. Yük buğday. Başağın buğdayın doğallığı temizliği helalliği kutsallığı hissediliyor. Etraf ova. Uzakta dağlar var ama çok uzakta. Dağlara fazla rol verip işi yokuşa sürmemiş. Dağların resimdeki görevi insanları değirmeni ve eşeği yere sabitlemek ve dünyaya aidiyetlerini sahici kılmak için sanki. İlişkilerin belli bir ağırlıkta saygınlıkta ve ciddiyette olduğu herşeyin bir mizan üzere olduğu buhar gibi farkettirmeden sızdırılıyor öteki bilince. Resimden değirmende un öğütmenin adabını, bu dünyayı işletmenin insancıl yolunu okumak mümkün. Eşeğin yüzü özellikle de gözleri ve kulakları çok güzel çizilmiş. Düşünceli anlayışlı sabırlı fedakar ve kime sadakat göstereceğini çok iyi anlamış bir birey gibi. İnsanlarla ortak bir kaderi paylaşan farklı bir dünyalının olgunluğunu geçiriyor bakan gözlere. İran’da hayvanlar resimlerin minyatürlerin hikayelerin destanların vazgeçilmez unsurları. İsimleri kalpleri gözyaşları ve umutları var. Kızılderililerle ortak bir anlayış sezmişimdir her zaman. Tevekkül ve doğanın ritmiyle uyumlu şekilde sürdürülen yaşam sinmiş tuvalin her köşesine. Gecenin içinden sabahın çekilip çıkarıldığı anın ürpertisi, bulutları, üç adamı, olanı biteni tek başına izleyen bir çınar ağacını, istiflenmiş başakları kuşatmış.

Birden şehri ikiye bölen Zayenderut nehrinin adının güzelliği geldi aklıma. Çölde kaybolan bir sevgilinin ismi olabilir. Bir yakada eski diğerinde yeni şehir. Körfezden kaçıp gelmiş kuşlar uçmuştu önceki gece nehrin üzerinde. Ay ışığıyla parıldamıştı kanatları. Gökyüzü yakamozu. Uçak biletimizin üzerindeki logoda da kuş vardı. Hüma kuşu. Sonra da çay şekerlerinin kağıtlarında çıktılar karşımıza. Doğu edebiyatının en önemli kuşlarından biri.

Artık Tahran’a döner dönmez İran’lı ressamların peşine düşmemiz lazımdı. Sabah otelimize yürüme mesafesindeki Çağdaş Sanat Müzesi’ne gittik.

Giriş katından itibaren öncelik Avrupalı sanatçılara verilmişti. İlk gözüme çarpan eser ülkesini bilemediğim Picaro Bonnard’ın 1895’de yaptığı adam ve köpek resmiydi. Başlıksız olan eserdeki siluet kadın veya erkek olarak belirginleştirilmemiş, doğrudan insana odaklanmıştı resim, köpeğin ona hüzünle bakışındaki ifade olağanüstüydü. Yirminci yüzyılın en önemli Fransız ressamlarından Henri Mattise’in çizdiği içinden bir başka kadın çıkan kadının portresi (Study, 1969), Deror Liber’in çember içinde dönerek yaşayan ünisex insanının daracık hareket alanı (başlıksız, 1923), büyük Alman ressam Paul Klee’nin yüz içinden yüz çıkan bir güldürü sanatçısı resmi(Comedien, 1904), ayrıca Ballard’ın, Richard Hamilton’un resimleri batı resim sanatının en seçkin örnekleriydi.

Paul Klee Tunus’a bir seyahat yapmış ve oradaki ışıktan, renklerden çok etkilenmiş. Kataloglardaki kimi resimlerinden hat sanatından da son derece esinlendiği ve resimlerinde çok yaratıcı biçimde yararlandığı görülüyor.

Amerikalı ressamlar da yerlerini almışlar müzede. Robert Rauschenberg’in seçkiye alınan kolaj eserinde insanlık ehliyeti olmayanların yaşamın yoluna hiç çıkmamasına dair bir uyarı vardı sanki (Driving License, 1962).

Jim Dine’nın Brushes(1973) adlı eseri ise sanatın hayatla aynı anda sorgulamasıydı bana göre. Bir sanatçı yaşama dair yetkinliği neyse sanatını da o kadar inceltebilirdi. Çeşitli ende boyda sıklıkta fırçalarla betimlenen yetkinlik çok çarpıcı. Yaşamın ve sanatın kemiyet keyfiyet, coşku, yatay ve dikey geçişler bakımından teşhir edilmesini, naifliğin boyutlarını ve dayanıklılığın sınırlarını görmek açısından çok yönlü bir betimleme.

John Marin’in Brooklyn Köprüsü(1913) adlı yapıtı ise gelecekteki modern bireyin dayanılmaz yalnızlığını önceden bildirmiş bize. Köprüde yürüyen adamın demir kuşatmasını nasıl aşıp karşıya geçeceğini, beton ilişkiler onu yutmadan varoluş sorununu nasıl çözeceğini erkenden sorguluyordu.

Avrupalı ressamlardan David Siquevos’un yapıtında (Peace) ellerin kullanımı barışın ancak almak ve vermek dengesi üzerinden adil bir şekilde kurulabileceğini gösteriyordu. Eller ileriye doğru ve açık olarak o kadar şiddet içeren bir şekilde uzatılmıştı ki, tek yanlı vermekten barış ummanın yaşamın işleyişine aykırılığı açık biçimde konuyordu ortaya.

Doğuya doğru geçiş Japon sanatçılarla yapılmış. Shusaku Arakawa’nın seçilen eseri düşünmenin zamanla kendinde bir şiddet oluşturabileceğini gösteriyordu. Aklın sınırlarıyla kuşatılmış insanı çevreleyen kibrin yol açacağı hasarlara, takılıp kalacağımız ağlara dikkat çekiliyordu(Thinking, 1975). Doğu’ya giriş dersinin anahtarı.

Müzede en çok dikkatimi çeken şeylerden biri de Picasso’nun kara kalem hayvan eskizleri, figüratif hayvan resimleriydi.

Picasso’nun 1930’lu yıllarda yaptığı çok da bilinmeyen resimleri. Buffon Koleksiyonu. Onlara Tahran’da rastlamak güzel bir sürprizdi. Batılı ressamlara dair koleksiyona büyük değer katmış. Bu eserlerin Şah zamanından beri satın alındığını, toplandığını biliyoruz. Bu çabalara devrimden sonra da devam edildiğini söyledi İran’lı dostlarımız.

Picasso’nun hayvanları çok dokunaklıydı. Bir kurbağanın yüzündeki ifadeyi hiç unutamadım. Kurbağanın yere misafir gibi basışı, yüzündeki dünyaya dair tanıklığı rahatça taşıdığını gösteren mutmain ifade, beni anlayamazsınız ama buna kızmam, bir gerilim çıkmaz benden yana diyen geniş mahzun gülümseme. Kendimi anlatamama sorunum yok benim, anlatmama gerek yok çünkü bakışı. Kendiliğinden anlayanlarla iş görürüm ben, içgörüsü olanlarla der gibi bir yüz. Bir hayvanın dilsizliğinin karakalem darbeleriyle aşılması, içinden geçenlerin dışlaşması, buradan insanların haline göndermeler yapılması. Sadece iki çizgiyle ağzının kenarlarından taşırılan hikmet dolu teslimiyet ve hoşgörü unutulur gibi değil. Dünyaya tutunan ama her an gitmeye de hazır mütevekkil duruşlu iki ön ayak.

Picasso’nun hayvan yüzleri onların çok şey algıladıklarını, işin esasını hakkıyla anladıklarını, sadece konuşmadıklarını bize bildiriyor. Derince tanıklık ediyorlar. Kelebek deve kuşu kartal. Picasso’nun doğasına baş eğmiş güvenle yem arayan ceylanı, birazdan başına gelecekleri korkusuzca bekleyen, civcivlerine kanat germiş tavuğu mesela.

Bu eserlerin müzeye alınması İran sanatının hayvanlarla içli dışlı oluşunun bir tezahürüydü.

Çok ilginçtir aşağı katlara indikçe karşılaştık Doğuyla. Bu tercih Doğu biraz daha derinlerde diye de okunabilir mi acaba. Seçicilerin böyle bir hedefleri olmuş mudur.

İran’ın ressamlarına geçtiğimizde Türk ressamlarıyla benzer kaynaklardan beslendikleri hemen hissediliyordu. Jafar Rouhbakhsh belki de hiç haberi olmadan ne kadar Erol Akyavaş’ın üslubuna paralel kurmuş sanatını. Farshid Mesghali uzun süre Paris’te ve Californiya’da çalışmalarını sürdürmesine rağmen ne kadar Doğulu. Nahid Haghighat, Parviz Tanvali, Mina Noori, Muhammed Ali Taraghizad hem Doğu hem de Batı kütltüründen etkilenmiş beslenmiş sanatçılar. Mahmoud Javadipour, Ahmad Vakili, Behrouz Waghipour, Samila Amir Ebrahimi günümüz ressamlarının en seçkinleri.

Sanatçılar modern Batı formlarına, çağdaş akımlara açıklar, izledikleri yol bunu gösteriyor ama kendi geleneklerinden de derinlemesine beslenmeleri onları söylem bakımından Batılı ressamlardan güçlü kılmış bazı noktalarda. Bu izlerken hissedilen bir şey. Anlatım gücüyle yorumla ilgili. Herşey çok boyutlu. Işık gölge renklerin seçimi gibi konularda Batılı ressamların öncülüğü bilinen bir şey. Fakat iş umudun yeşertilmesine gelince İran’lı ressamlar daha iyimser. Dostların birlikte yemek yediği sofra betimlemeleri sık rastlanan bir konu. İran Üçüncü Resim Bienalinde sergilenen eserlerden birinde, elinde minik bir çiçekle ufka bakan ihtiyar adam portresi mesela, umuda dair çok şey anlatıyordu ( Sima Chakamian-pour, Waiting, 1997).

Aşağı katlarda İran kültürünün kökleri çıktı karşımıza. 1800’lü yıllarda yazılan kitaplarda resimler de kullanılmış. Bu bir gelenek. Sünni İslam’da ise figürlere fazla sıcak bakılmaz. Yazılan destanları, öyküleri, tarihi olayları, anlatıları, binbir gece masallarını hatta siyaset kitaplarını resimle de tasvir ederek illlüstrasyon yapmak önemli bir Fars sanatı. Yazılara her zaman insan hayvan kuş figürleri eşlik ediyor. Kız başlı kuşlara, uçan kız ve erkek meleklere, fili yutan ejderhalara her zaman rastlamak mümkün. Hz.İbrahim’in ve İsmail’in resmedilmesinde, Cebrail’in taç giymiş olarak resimlenmesinde bir mahzur görmemişler.

Sonuç olarak İran’da sinema gibi çağdaş resim de çok gelişmiş vaziyette. Ressamlar Mecid Mecidi, Abbas Kiarostami gibi yönetmenlerin altyapısını kurmuşlar sağlamca. Uzun yoldan gelmiş, Batı ve Doğunun bütün renkleriyle, tarihle ve şimdiyle buluşarak olgunlaşmış bir sanat, İran resmi.


 

31 Aralık 2007, Pazartesi


 
Oca
07
    
aruz | 07 Ocak 2008 21:32 | etiket:  
Dostluk hava cıvadır aslında...

Meşrebinize hangisi uygun düşer?

Kitaplarla mı dostluk kurmak istersiniz, insanlarla mı?

Hangisi daha insani, daha samimi geliyor size?

Okumayla kurulan dostluk mu daha çıkarsız; konuşma, diyalog kurma yoluyla mı yoksa?

Marcel Proust, Okuma Üzerine adlı deneme kitabında, bildik dostluk kavramından oldukça uzakta tutarken kendini, insanlar arasındaki dostluğu da bir güzel dinamitliyor, “Bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır” diyor, “ve okuma, bir dostluk biçimidir.”

Ünlü yazar, okumayı gerçek dostluğun kaidesi olarak, hatta bizatihi kendisi olarak sunarken, neredeyse bu insani konuyla ilgili tüm zamanların kültürlerini

-hatta ideolojilerini- geçersiz kılıyor. Okumayla kurulan dostluk için: “...Dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçmilerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur” diyor.

Marcel Proust, satıraralarında, insanın diyalog kurmasından çok daha önemli bir başka kurmanın; yani okuma kurmanın, neredeyse daha insani olduğunu, öze yönelik yolculukta algılara daha açık durduğunu ve derin manalar içerdiğini ima ediyor.

Peki okuyan insan olmak, yani bir okuma kurmak, sadece kitap okumakla sağlanabilecek zahmetsiz bir yolculuk mudur?

Okumak denen şeyin kuvveden fiile çıkmasıyla; insanın artık fiilen okumasıyla, yani bir durgunluk halinden entelektüel bir eyleme geçmesiyle, onun bir okuyan insan mertebesine yükselmesi mümkün müdür?

Okumanın farklı okumaları içermesi, insanın tanımına ve dünyevi duruşuna farklı manalar yüklemesi; özellikle edebiyatın okunarak nasıl tüketileceği ya da nasıl yeniden üretileceğiyle ilgili tartışmalara ve farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olur hep.

Konuşmak ise doğal olarak hayatımızdaki başrolünü her zaman koruyan -bir söylem düzeyinde bile olsa- entelektüel eylem gücü tartışılabilir bir pratiklik, bir konjonktürel gündelik dil olarak, insanın yaratıcılığının ve edebi insan olabilmesinin önünde bir tehdit gibi durur.

Marcel Proust, zaman içinde pek çok yazarı ve düşünürü meşgul etmiş olan bu derin konuyu Okuma Üzerine adlı deneme kitabında şöyle ele alıyor: “...Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa, bir konuşmaya indirgenemez; bir kitapla bir dost arasındaki asıl farklılık, bilgeliklerinin büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimidir; okuma, konuşmanın tersine, yalnızlığımızı sürdürürken, yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek, esinlere açık olmaya ve zekanın kendi kendisi üzerindeki çalışmasını bütünüyle verimli kılmaya devam ederek, her birimizin önceden iletilmiş bir başka düşünceyi edinmesidir.”

Fransız filozofu Descartes’ın, okumayla ilgili ana düşüncesi biraz daha farklı oysa. Proust onun, “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş, geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir,” söylemini pek kuru buluyor. Ünlü yazar için Descartes’ın bu sözleri, aslında okumanın özünü zedeleyen bir entelektüellikten öteye gitmiyor. Konuşmak, ona göre hiçbir manasıyla okumanın içinde var olamaz çünkü; okuma işlevinin özellikle başlangıç sınırında, bir hayatın başlangıcıyla ilgili spesifik değerler ve nitelikler bulunur zira. Ünlü yazar bunları, nedenlerini ve oluşum dönemlerini çocukluk okumalarına bağlıyor, ama hiçbir şekilde çocukluk konuşmalarına bağlamıyor.

Okuma Üzerine, eser ile okuyan buluşmasındaki bağlantıyı

ve bu bağlantıdan doğan psişik hallerin kaynaklarını irdeliyor. Bir yazıyla kurulan insani ilişki üzerine ilginç düşünceler var kitapta.

Marcel Proust’un muhteşem denemesi, insanın üzerine yöneltilmiş çok güçlü bir spot ışığı gibi. Sadece aşılanmış bildiklerimizi değil, insani olduklarını sandığımız değerlerimizi de altüst ediyor, dostluk ve okuma kavramlarını bir daha düşünmeye yöneltiyor.


 

7 Ocak 2008, Pazartesi

PAKİZE BARIŞTA   

 

 
 


 
Oca
07
    
aruz | 07 Ocak 2008 21:31 | etiket:  

Mehmet Altan

Taraf da bunları soruyor

Askeri savcının hazırladığı iddianamede en ağır cezayı istediği Ramazan Yüce gerek ifadesinde, gerek avukatıyla görüşürken “Ben PKK’nın Dağlıca’ya baskın yapacağını dinledim, katırlarla geldiklerini termal kamerayla gördüm, hepsini rapor ettim” dedi. Yüce’nin bu sözünü ettiği raporlar nerede?

Er Ramazan Yüce birliğin telsiz dinleme ve kestirme görevlisi ve günlük rapor vermek onun temel görevi, bu yüzden “Rapor vermedi” denemez. Eğer gerçekten vermediyse, bu temel görevini savsaklayan bir er, çatışma günü bile nasıl hâlâ en kritik mevzideki en önemli görevde tutulmaya devam edildi?

Yalan söylediğinin anında belgeleneceğini bile bile “Ben PKK’nın gelmekte olduğunu bildirdim” diyen telsizci er Ramazan Yüce’nin söylediklerini bu durumda gerçek kabul etmek doğal değil mi? Öyleyse böyle hayati bir istihbaratı veren bir askerin PKK’lı olduğunu ileri süren savcı ne kadar inandırıcıdır?

İddianamede er Yüce’nin PKK’lı olduğunun kanıtlarından biri olarak silahını kullanmamış olması gösterildi. O ise ifadesinde “Silahımla bir şarjör ateş ettim, ama sonra silah şişti” dedi. Silah da ortada yok ve incelenemedi, o halde Yüce’nin silahını kullanmadığı, dolayısıyla PKK’lı olduğu nasıl ileri sürülebildi?

PKK’nın rehin aldığı ve şimdi yargılanmakta olan sanıkların hemen tümü cephanelerinin yetersiz, silahlarının arızalı olduğunu, çatışma sırasında namlularının şiştiğini söyledi. Savcı ise “Doğru değil, silahlardan biriyle 174 mermi atılmış” demektedir. 174 mermi atılan bir silahın şişmesi doğal değil mi?

İddianamede yine Yüce’nin PKK’lı olduğunun kanıtı olarak bir süre önce arkadaşlarına “Ben sivilde dağa gideceğim” dediği yazıldı. Bu kadar kritik bir görevdeki bir asker için bu suçlama inandırıcı mı? Bu nasıl rehavettir ki, bunu söyleyen bir asker üstlerine bildirilmedi ve baskın anında bile o mevzideydi?

Sonradan, Dağlıca baskını sırasında çatışmanın 36 saat sürdüğü resmen açıklandı. Bu askerler o 36 saatin hangi diliminde teslim oldu? Eğer çatışmanın son anlarında teslim oldularsa bu doğal değil mi ve asıl sorulacak sorunun şu olması gerekmez mi: O saate kadar neden askerlerin yardımına gidilmedi?

Yok, askerler çatışmanın hemen başında ve er Ramazan Yüce’nin teşvikiyle teslim oldularsa ve dolayısıyla Yüce gerçekten PKK’lı ise, başına bunların geleceğini bile bile neden geri döndü? Bu kadar saf militanları olan PKK, bir tabur askerle korunan bir sınır tepesini kimseye farkettirmeden nasıl basabildi?

Şu soruyu sormak kamuoyunun hakkı değil mi: PKK’nın burnu dibindeki bir askeri time, saatlerce süren çatışmaya rağmen neden yardıma gidilmedi? Er Yüce ve öteki yedi asker, onları kurtarmaya gidildiği halde “Bizi kurtarmayın” dedikleri için mi “vatana ihanet”e varan suçlamalarla karşı karşıyadır?

Bir süre önce İran’ın esir aldığı İngiliz askerleri çıkarıldıkları televizyonda bu sekiz askerden çok daha “yenmez yutulmaz” şeyler söyledi ama dönüşte serbest kaldı. Devletlerinin saklamak istediği bir şey olmadığı için olabilir mi?


 

7 Ocak 2008, Pazartesi


 
Oca
07
    
aruz | 07 Ocak 2008 21:30 | etiket:  
Kar ve devlet…

İstanbul’a yılın ilk karı yağıyor.

Kül rengi bir gökyüzü… Usul bir fısıltıyla, sessizliği artırarak dökülen iri kar taneleri… Dalgın bir uykuya yatmış yapraksız ağaçlar.

Loşluğu artan oda.

Masamda yanan güzel kokulu mum.

Uysal bir kedi gibi gerinerek bir sıcaklığa sokulma ihtiyacı.

Alev, ateşten bir top gibi odaya dalıp valinin ihtiyar adama yaptıklarını anlatıyor öfkeyle.

“Sen devletten hesap mı soruyorsun,” demiş vali.

Ben bıktım bu devletten.

Kendini devlet sanan, devletin ne olduğunu bilmeyen adamlardan da bıktım.

Öyle yanlış kurmuşlar ki bizim Cumhuriyeti, nereye dönsek bu yanlışlığa çarpıyoruz.

Halk kimin maaşını ödüyorsa, o adam kendini halkın efendisi sanıyor.

Böyle bir çarpıklık gerçekten zor bulunur.

Bizim hesap soracağımız adamlar bizden hesap soruyor.

Bence bizim devlette çalışan herkesi yeniden bir lise eğitimine tabi tutup yurttaşlık derslerine sokmalı.

Sadece Atatürk’ün laflarını önemli zannettiklerinden, derse de Atatürk gibi “Efendiler,” diye başlamalı.

“Efendiler, biz devlete para veriyoruz, size maaşınız o paradan ödeniyor, siz hepiniz bizim memurumuzsunuz.”

Siz olmasanız da biz para kazanabiliriz.

Ama biz olmasak siz aç kalırsınız.

Bir muslukçu, bir fırıncı, bir mühendis, bir doktor, bir madenci dünyanın her yanında ekmeğini kazanır.

Bir vali, bir kaymakam, bir general, kendisine para verecek bir devlet bulamazsa acından ölür.

İlişkimiz bu kadar net.

Siz bize muhtaçsınız.

Biz size muhtaç değiliz.

Cumhuriyet, işte bu apaçık gerçeği saklamak, halkın bunu anlamasını önlemek için örgütlenmiş; devleti ve devletten para alanları yüceltmiş, bütün hukuk sistemini onları koruyacak gibi oluşturmuş.

Bunun için Osmanlı’nın sisteminden de yararlanmış.

Öyle bir hukuk yapısı kurmuş ki devlet memurlarını yargılayamıyorsun.

Bunun için izin alınması gerekiyor.

Sen suç işlersen hemen yargılanıyorsun ama devletten para alan biri suç işlerse, adalet sistemimizin bir devlet memuruna gidip, “müsaade eder misiniz şu sanığı yargılayalım” demesi gerekiyor.

Bizim darbeciler tabii ki bu sisteme bayılmışlar.

Onlar da öyle bir anayasa yapmışlar ki genelkurmay başkanıyla Meclis başkanını yargılayacak bir merci bile yok bu anayasaya göre.

Bir genelkurmay başkanı bir “görev suçu” işlerse hiçbir şekilde yargılanamaz çünkü yasalara göre onu yargılayacak “üst rütbeli” biri gerek, öyle biri de olmadığına göre onu yargılayamazsınız.

Neredeyse devlet dairelerinin kapısına “hukuk buradan içeri giremez” yazmamız gerekecek.

Ya da “hukuk izin almadan buraya giremez” demeliyiz.

Kurdukları devlet bu.

Değiştirmek istemedikleri devlet de bu.

Onun için yeni ve çağdaş bir anayasa hazırlanması onları neredeyse çıldırtıyor.

Çünkü uygar bir anayasamız olursa “hukuk” devletin kapısından içeri girecek.

Gerçi gene tam olarak giremeyecek ama eskiye kıyasla biraz daha fazla girecek.

Ne demiş Bursa Valisi, kaybolan torununun bulunamamasından yakınan ihtiyar adama:

“Sen devletten hesap mı soruyorsun?”

Yanındaki polisi, jandarmasıyla ihtiyar adamı korkutuyor. Yoksa ona, “Evet, bir itirazın mı var,” demesi gerekiyor ihtiyarın ama diyemiyor.

Korkutuyorlar çünkü…

İnsafsızca korkutuyorlar.

Kendilerinin “halktan” daha önemli olduğuna inandırmak için her yolu deniyorlar.

Sizden daha önemli değiller.

Hiç biri sizden daha önemli değil.

Siz onlara muhtaç değilsiniz, onlar size muhtaç.

Onlar sizin memurunuz ve onlardan hesap sorabilirsiniz.

Sormalısınız da.

Çok kızdıkları demokrasi böyle bir şey işte, halkın devletten hesap sorabilmesi, herkesin hukuk önünde eşit olması…

Cumhuriyete hukukun eklenmesi.

İstanbul’un ilk karı yağıyor.

Ben neler yazıyorum.

Bana da lanet…

Ben iri bir kedi gibi gerinerek bir sıcaklığa sokulmak ve bunu anlatmak isterken bana bu yazıyı yazdıran sisteme de lanet.

Taraf Gazetesi, 4 Ocak 2008


 

7 Ocak 2008, Pazartesi 

AHMET ALTAN  

 

 
 


 
Oca
07
    

 

 

 

Beton Türkiye'ye karşı ebruli Türkiye...

İnsanoğlunun kesip biçtiği bir zaman dilimi olarak bir yıl daha bitti, arkasında unutulmayacak yaralar bırakarak...

 

Ama aynı zamanda daha iyi günler için umutların da öldürülemediği, yepyeni umutların doğduğu; bir yandan çaresiz bir körleşme yaşanırken, diğer yandan zihnimizin açıldığı bir yıl oldu 2007.

 

Bir yandan insanları aynı betonlaşmış kalıpların içine sokmak ve yerinden kıpırdamamak isteyen bir zihniyet direnirken, diğer yandan, buna rağmen, memleketin insanlarının bütün zenginlikleriyle bir arada yaşama, ahenk oluşturma kapasitesi başka bir Türkiye'nin mümkün olduğunu gösterdi.

İnsan olan insanın dayanamayacağı, altından kolay kolay kalkamayacağı bir acıyla başladı. Türkiye’nin gerçek bir vatandaşı, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, arkadaşım Hrant Dink’in bedeni, milliyetçilik sosuyla kamufle olmuş bir mafya-çete örgütlenmesi tarafından ortadan kaldırıldı...

 

 

Bu cinayet Türkiye’de, toplumun kendi üzerine düşünmemesi için, statükoyu yani çıkarlarını korumak isteyenlerin neler tezgahlayabileceğini gösterdi...

 

 

Ama her türlü dezenformasyona, onu mahkum eden ideolojik yargı felaketlerine rağmen, aynı zamanda Hrant’ın barış mesajının önünün kesilemeyeceğini de gösterdi.

 

Yüzbinlerce insan onun cenazesinde yürüyerek, onunla bütünleşerek bu toplumun onurunu kurtardı, bu toplumda insani olanın öldürülemeyeceğini gösterdi.

Ancak aradan zaman geçti; bürokasinin demir kafesinin içinde birileri ciddi bir şekilde Türkiye'de nefes alma şeklini, ritmini bile kontrol etmek istediklerini gene gösterdiler. Hrant'ın yaptığı bir söyleşiyi haber yapan büyük basın organlarına ses çıkarılmazken, Agos gazetesine yargıdan ceza çıktı.

 

 

Türkiye'nin ne 100 yıllık resmi tarihi ne de bugünkü resmi politikaları Gayrimüslimleri tam ve gerçek vatandaş olarak kabul etmeyi beceremedi. Buna, dindarlıkla hiçbir alakası olmayan gayet laik çevrelerin bile aşırı bir şekilde “hassaslaştığı” misyonerlik meselesi eklendi son zamanlarda...

 

İnsanların dinlerini anlatma çabaları “misyonerlik” etiketi altına sıkıştırılarak, “ötekileştirme” ve Türkiye'de başka bir takım operasyonlar için kaldıraç işlevi yüklendi.

 

Göçmen Müslüman Türklerin dünyanın dört bir Hıristiyan köşesinde camiler kurduğu bir dönemde, Türkiye’de Hıristiyan ve daha da önemlisi “farklı” olmanın “tehlikeli” olacağı gösterildi. Birilerinin Türkiye’de gerçekten korkulardan, kutuplaşmadan, tahammülsüzlükten beslendiğini ortaya koydu.

 

Hrant Dink cinayetinde ya da rahip cinayetlerinde olduğu gibi, işlenen bu katliamın sadece üç beş saldırganın değil, devlet içinde uzantıları olan ve yaygınlaştırılmaya çalışılan örgütlü bir zihniyetin eseri olduğu anlaşıldı.

Ancak, 2007'de, her türlü korku ve kutuplaşma politikasına, “sözde-laiklik” seferberliklerine, geceyarısı muhtıralarına rağmen, toplumun içinde çok güçlü bir sağduyu ve değişim arzusu olduğunu gösterdi...

 

 

22 Temmuz seçimlerinde insanlar darbeciliğe, darbe çığırtkanlıklarına

 

prim vermediklerini gösterdiler.

 

 

Akabinde Türkiye şimdiye kadar görmediği türden, sağduyulu, sivil, güleryüzlü ve mütevazı bir Cumhurbaşkanı’na sahip oldu. Ancak, birlikte yaşamak üzere gösterilen bu arzu, korku kampını daha da korkuttu ve azdırdı...

 

 

 

Türkiye’de statükonun devamı için ihtiyaç duyulan gerilim, laiklik-din

 

ekseninde inşa edilemeyince, Kürt sorununda aranmaya başlandı.

 

Toplumun fazla düşünmemesi için, “güvensizlik” duygusu kamçılandı.

 

 

Başka bir gerçeklik –barış- imkanını ortadan kaldıracak olan “savaş ve ölüm” senaryosu uygulamaya konuldu.

 

Esir alınan askerlere “hain” muamelesi yapıldı; “ölmedikleri” için üzüntü duyuldu....

 

Adeta savaşın bir farz olduğunu ispat etmek üzere, “Şemdinli’nin iyi çocukları” serbest bırakıldı. Toplumda adalet duygusu bir kere daha derin bir yara aldı...

 

 

 

Paranın, para ile elde edilen gücün sınır tanımaz küstahlığı, işçiyi köle olarak gören kapitalist zihniyetin almadığı “iş güvenliği” önlemleri yüzünden, 51 işyerinde 1061 kusurun bulunduğu Tuzla tersanelerinde bir yıl içinde onlarca işçi “iş kazalarında” hayatını kaybetti. Benzer bir mantık, haklarını arayan ve mücadelelerinde yasal grev haklarını kullanan Türk telekom işçileri hakkında da, “sabotaj yaptıkları” gibi her türlü düzmece haberi üretti.

 

Yılın en çarpıcı “patron iktidarı” ise “ucuz isgücü cenneti” Antalya Serbest Bölge’deki Novamed fabrikasında kendini gösterdi. Kimyasallardan korunmaları için maske takmalarına izin verilmeyen (çünkü maske takmak rahatça gülmek, hapşırmak, arkadaşıyla laflamak ve patron temsilcilerinin gözetlemesini imkansız kılmak demekti), hamile kalmak için aylar önce işveren tarafından tutulan takvime kaydolmaları gereken, yani kendi bedenlerinin denetim hakkı ellerinden alınan, serbestçe tuvalete gidemeyen, erkek şefler tarafından sürekli aşağılanan, sendikalaşmaları yasak olan Novamedli kadın işçiler bu çıplak sömürüye karşı sendikalandilar, greve gittiler ve şartların iyileştirilmesini –şimdilik- sağladılar. Daha da önemlisi, toplumun gözleri hamaset nutuklarıyla örtülürken, onlar “gerçek sorunlar” için mücadele edilebileceğini ve kazanılabileceğini gösterdiler.

 

 

 

Daha bir çok olay oldu Türkiye'yi beton bir bloka benzetmek için direnenlerin burunlarını soktukları...

 

Ama Türkiye'nin renkleri de hep

 

buradaydı... Hele yılbaşı gecesi Kanal 24'te “Ebruli Türkiye - Türkiye'nin Renkleri” adı altında sunulan program...

 

 

İnanılmaz bir şey gerçekleştirdiler; bütün kanallar iç gıcıklamaya soyunmuşken, onlar Türkiye'ye bir ayna tuttular.

 

 

“Türkiye ebrusu”nu gösterdiler. Atilla Durak'ın ve Ayşe Gül Altınay'ın kitap ve sergi olarak hazırladıkları Ebru projesini televizyon ekranlarına taşıdılar. Hakkari'den Edirne'ye, Karadeniz dağlarından Ege ovalarına, Alevilerden Ermenilere, Yezidilerden Sünnilere, çekik gözlü Kazaklardan, esmer tenli Romanlara, Türklerden Kürtlere, çiftetelliden halaya bu toprakların, Türkiye'nin bütün farklı renklerinin birbirleriyle anlamı olduğunu, birbirinde devam ettiğini; bütün insansızlaşma operasyonlarına rağmen, beraber eğlenen ve beraber üzülen insanlardan oluştuğunu gösterdiler.

Hepsinin ellerine, yüreklerine sağlık...


 

3 Ocak 2008, Perşembe

   

 

 
 

 



 
Oca
07
    
aruz | 07 Ocak 2008 21:23 | etiket:  

 

 

  
   " pkk milliyetçilikden beslenen örgütdür."  ALİ Bayramoğlu

 

 

 

     soru: mhp neden beslenir.?

 

     ve  / veya  oyun nasıl kurulur.!!!

 

 



 
Oca
07
    
aruz | 07 Ocak 2008 21:21 | etiket:  

 

Mustafa Alagöz
  Mustafa Alagöz

 

 

“SUSKUNLAR”

Belki de susmak gerçeği anlatmanın en iyi yoluydu.” Gerçeği anlatmanın pek-çok yolunu biliyoruz ve uyguluyoruz; tinsel ve bedensel eylemlerle… Gerçeklik, herkese eşit uzaklıkta durduğuna ve herkes isterse ona ulaşmanın yollarını bulma olanağına sahip olduğuna göre neden büyük bir çabayla ha bire birbirimize “gerçeğe” dair bir şeyler anlatır dururuz? Derdimiz, bir gerçeği herkesin görmesini sağlamak mı? Yoksa kendi kavrayışımızı ötekine iletip onaylanmak mı? Ya da bu yolla bize ait olanı ötekiyle paylaşmak mı? Varoluş enerjimizi dışlaştırıp kendimizi gerçekleştirmek, varlığımızı anlamlandırmak mı istiyoruz? Soruları çoğaltmak mümkün… Bunların tümüne evet demek yanlış olmaz sanırım, fakat her birisi kendi başına alındığında eksik kalır.

İnsan, insanlaşma derecesini ifade düzeyinde gösterir. Vücudun dışardan aldığı besinleri sindirip bir yaşam enerjisine çevirmesiyle beslenme döngüsü tamamlanır. Farkındalıklı yaşamımızda da anlamlılık, deneyimlerimizin ifade edilebilir düzeye erişmesiyle tamamlanmış olur. Bilinçlilik (bilinçlilik çok bilgi sahibi olmak değildir) özgürleşmenin mührüdür. İfade derken de herhangi bir gözlemi, tepkisel bir seslendirmeyi değil logosu anlamak gerekir, bizim kültürümüzdeki ifadesiyle Kelam’ı.

“Başlangıçta Söz (Kelam, Logos anlamında) vardı. Söz tanrıyla birlikteydi ve Söz tanrıydı. …Her şey O’nun aracılığı ile var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı.” (İncil, Yuhanna; 1/1…)

“Gerçek insanı özgürleştirir.” Varolan her şey kendinde gerçektir, ancak o bilindiğinde gerçekliğe dönüşür, insanın yaşamına katılır ve tinsel bir varlık haline gelir. Etkinliklerimiz ve eylemlerimizle dışımızdaki dünyayla ilişkiye girer onları dönüştürürüz, ama beraberinde biz de dönüşürüz. Bu dönüşümlerimizi varlığımızın bir parçası haline getirip ifade ederiz. Gerek yazın dilinde, gerek karşılıklı konuşmalarda en etkili ve dönüştürücü söylemler işte bunladır diye düşünüyorum. Çünkü onlar bireyin bütün varlığı ile yaşadığı eylemlerinden ve bizzat kendisinin kendi deneyimlerinden çıkarsadığı düşüncelerdir. Türkçe’de tam karşılığını bulamıyorum ama Arapça’dan gelmiş olsa gerek Şuur sözcüğü bu olguya karşılık geliyor. Şuur, sorumluluk içeren bilinçtir. İnsan kendi bedeniyle, sinir sistemiyle, düşünsel gerilimleriyle, amaçlı ve farkındalıklı etkinlikleriyle yapıp ettikleri sonucunda ulaştığı düşünsel ürünler konusunda daha emin olur. Bu noktada kendini aldatmakta zorlanır, gösterişli söz oyunlarına başvurma gereği hissetmez, sağdan soldan alıntılar yaparak düşüncesini kanıtlamak gibi bir kaygıya kapılmaz. Sanat eserleri de yansıtmak istedikleri ve duyularımızın önüne getirdikleri tinsel ilgi alanlarımızı, iç dünyamızın karanlık köşelerini ve fırtınalı kıyılarını bu sahicilikte ortaya koydukları ölçüde etkin ve uzun ömürlü oluyorlar. “İfade etme”, anlam üretme sürecinin son aşamasıdır ve bu eylemimizin aracı da sanattır.

İfade süreci doğrudan sanatsal alana girer. Bu anlamda sanat, deneyimlerimizi-kavrayışlarımızı-duyumsamalarımızı dile getirmek zorunda oluşumuzun karşılığı olarak vardır. “Sanat yapıtları… biçime duyduğumuz sevgiye yanıt verirler.” Biçime ilgi duyarız çünkü biçim içeriğin en olgun hali, en son aşaması, en uç bölgesidir.

Sanat biçimlerinin ifade olanakları kullandıkları malzemeye bağlı olarak farklı düzeylerdedir. Düşünce, varlığın en ince, latif hali olduğu için en soyut imgeleri kullanan sanatsal anlatımlar doğal olarak daha şanslıdırlar. Sadece sözcüklerle iş gören edebiyat ve şiir bu anlamda en yüksek olanağa sahiptirler.

Kendi kendime sorarım; eğer bir roman yüzyıllar boyu etkisini sürdürüyorsa bunu sağlayan nedir? Kimi eserler nasıl oluyor da yüzyıllar içinde canlılıklarını koruyabiliyorlar? Bu soruyu dostluklarım için de sorarım. Onlarca yıldır süren bir dostluk hiç eskimeden, cazibesi hep taze kalmışsa bunu sağlayan nedir? Bu sorulara verilecek yanıtlar uzun olabilir ancak sade bir açıklama gerekirse bunun sahicilik olduğunu söyleyebilirim. İnsanın gelip geçici alışkanlıklarına, günübirlik çıkar uyumuna, aidiyet duygularına dayalı ilişkileri bir noktadan sonra kendini tekrara başlıyor. “İki kötüden bir dostluk çıkamaz” (Sokrates), “bu dünya’da nefsanî dost olanlar ahirette (sonunda) düşman olacaklardır” (Hz. Muhammed). Çare aşkınlıktadır, aşkınlık ise anlam üretmekle gerçeklik kazanır. Öyleyse şunu söyleme hakkını kendimizde görebiliriz; insana özgü, onun kendiliği olan niteliklerine dayalı ilişkiler daha üretken ve kalıcı oluyor. Aynı durum romanlar ve daha başka yazılı metinler için de geçerlidir. Bildiğim kadarıyla Don Kişot 1605 yılında yayınlandı. Yunan Trajedileri, Shakspeare’in eserleri, klasik dediğimiz eserler bugüne kadar etkilerini nasıl sürdürebildiler.

Roman okumayı severim, fakat insanın varoluşsal özüne dokunan, onun sonsuz iç çelişkilerine parmak basan, insanın kendi kendiyle yüzleşmesini ve kendini arayış macerasını, kendini aşma kaygısını anlatanları daha çok seviyorum. İhsan Oktay Anar bu anlamda son derce özgün bir yazar. Onun, “Amat” hariç, diğer eserlerini okuma şansım oldu. Özgün olduğunu bu yakaladığım şansa dayanarak söylüyorum. “Suskunlar” İnsan Hallerinin kişilik kazandırılarak bir anlatımı; romanda belirli kişiler var, fakat bunlar canlı-kanlı insan olmakla birlikte, anlatılan, özünde insanın biyolojik veya toplumsal bir yaşam serüveni değil. Beden biyolojik bir varlık, doğaya ait, yani hayvani yanımız. Burasının bizim insan olmaklığımızla, anlam dünyamızla bir ilgisi yoktur (!). Evrensel insani yanlarımız, kadim bilgelik bakışıyla anlatılıyor. Kadim bilgeliğin değerlerinin tarih içinde kopmaz bağını ve bunun biz insanların iç dünyasında ne denli dirimsel olduğunu, sergiliyor. Dışarıda akıp giden bir yaşam; değişik insan tipleri, gelenekler, günlük yaşam ilişkileri curcunası; diğer yanda ise “Mevlevi dergâhındaki” bilgelerin bu karmaşık dünyayı gözlemleri, insanın kendi içyolculuğu ile birlikte öteki insanları anlama ve hayatı anlamlandırma deneyimleri var.

Ne yaparsak yapalım içimizde var olan bir yargıç hep iş görür. Ahlaki niteliğimiz ne olursa olsun içimizdeki bir güç bize hep seslenir. Kendimizi aklayabiliriz, suçlayabiliriz, pişmanlık duyguları yaşabiliriz, … Ama bütün bu değerlendirmeler bir etkinliğimiz veya eylemimiz üzerinden yapılır. Bu, Yunus Emre’nin “Bir ben var benden içeri” dediği şeydir. Descartes’ın “cogitosu”da aynı hakikatin ifadesidir. Bu iç ses hep etkindir, asla susmaz. İşte bu iç ses potansiyel bir güç olarak Bir’dir, ancak dış dünyayla ilişkilerimiz sayılamayacak kadar çoktur. Sonsuz sayıdaki bu parçalar hep içimizdeki bu sonsuz benin, başka bir deyişli “cogito”nun süzgecinden geçer: “İçerde tek dışarıda çok

Suskunlar”ın en önemli kahramanlarından birisi Davut’un ikizi olan Eflatundur. Eflatun kendisini çağıran bir ses duyar, fakat sesin nerden ve kimden geldiğini bilemez. Kendisine yönelik bu çağrının sahibini merak eder ve ısrarla arar. Kime yanaşıp “efendim beni siz mi çağırdınız” diye sorar ve her seferinde, azarlanır, aşağılanır, bir ton dayak yer, başı gözü kanlar içinde kalır. Eflatun içimizdeki sesin, sorgulayıcı gücün simgesi, Davut onun ikiz kardeşi. Romanda Davut, usta bir müzisyen olarak anlatılıyor. Davut aynı zamanda tarihte yaşamış kral peygamberdir. Usta bir müzisyen ve ilahi aşkla kendinden geçerek raks eden bir peygamber, mezmuzları (Zebur) dillendiren kişi. Eflatun ve Davut ikiz kardeşler, bunlar bizim iç dünyamızın birbirini tamamlayan iki yanını simgeliyor: Bilgelik ve sevinç. Bilgelik sevinç doğurur, sevinç insanı şevkle eyleme yönlendirir, varlığını aşka taşır. Fakat bunlara erişmek zorlu bir yolculuğu kat etmeyi gerektirir. Yolculuk kesifden latife, duyusallıktan anlamlılığa, nefsani arzuların ağırlığından tinselliğin sevinç veren aşkınlığınadır.
Eflatun ilk önce bir bakkala sorar,

Efendim, beni siz mi çağırdınız? Bana gelmemi söyleyen siz misiniz” diye sordu. Delikanlının bu sözleri üzerine, bir mecnunla konuştuğuna kanaat getiren ekşi suratlı bakkal, sinek kovar gibi elini savurarak Eflatun’u tersledi.
“Buruya musallat olma! Haydi, çek git!”İçimizdeki erdem ve bütünlük hali kendini açığa çıkarmak için önüne çıkan engelleri aşmak zorundadır. Kıskançlık duyguları içimizi karartan, kendi içimizde kurduğumuz cehennem evinin odalarından birisidir. Elbette kıskançlık erdeme katlanamaz, dolayısıyla kıskançlık (bakkal), erdemi (Eflatun’u) kovmak zorundadır.

Eflatun daha sonra atının üzerinde kasım kasım kasılan mağrur bir delikanlı görür ve ona sorar; “Efendim beni siz mi çağırdınız? Bana siz mi gel dediniz?” Fakat aldığı yanıt diğerlerinden farklı değildir.

Haydi, oradan kaltaban! Benim gibi bir efendinin senin gibi sefille ne işi olabilir! Seni çağıracağıma köpeklerimi çağırırım! Defol git.” Bu kez bilgeliğin karşısındaki kibirdir.

Eflatun kendisini çağıran sesin sahibini arama sürecinde değişik tiplerle karşılaşır. Bu tipler biz insanların içinde şu veya bu ölçüde taşıdığımız kıskançlık, kibir, açgözlülük, egemenlik hırsı, şehvet düşkünlüğü gibi eğilimlerdir. Bu eğilimlerin benliğimize egemenlik derecesini, günlük yaşamımızdaki bizi yönlendirici gücünü iç dünyamızın bütünlüğü ve armonisi üzerindeki etkisinden görebiliriz.

Sanat eserleri için neyi anlattığı değil nasıl anlattığının önemli olduğu söylenir. Ancak içeriğin önemli olmadığını savunmanında bir anlamı olamaz. Her ne anlatılırsa anlatılsın sonunda muhatap insandır, hitap insanadır. Hitap-muhatap ilişkisi tüm söylem biçimlerinin dirimselliğini ve dönüştürücü gücünü belirler. Öncelikle hitap edenle muhatap olanı birbirine bağlayan ortak bir yan olmalıdır. Bu ortak yan özneler arası iletişim ve ilişki için olmazsa olmaz bir koşuldur.

Suskunlar” baştan sona simgesel anlatımla yüklü bir eser. Cümlelerin delişmen taylar gibi çılgınca nereye koşuşturacağını önceden kestiremiyorsunuz. Anlatım, diyaloglar ve olaylar kurgunun işletilmesi için bir araca dönüştürülmemiş. Romanda anlatılan herhangi bir olay, kişi, nesne, duygu, … öylesine bir organik ilişki içinde anlatılıyor ki, insan kendini bu dünyanın katılımcı bir öznesi gibi duyumsuyor. Olayları anlatıcının gözlemleri ile değil de bizzat içindeymişsiniz gibi bir duygu yaşıyorsunuz. ‘Bir okuyucu için bunun önemi nedir’ diye bir soru akla gelebilir, gelebilir değil bence gelmelidir de. Sanat eseri ile onun alımlayıcısı arasındaki ilişki özgür olduğu ölçüde sanat eseri her seferinde yeniden üretilmiş olur. –Açık yapıt-. Her yapıt tamam olduğu ölçüde açıktır. Onun açıklığını sağlayan okuyucunun kendi dünyasında eseri yeniden anlamlandırmasıdır. Okuyucu okuduğu eserle nesnel bir ilişki kurabildiği ölçüde özgürdür. Öteki uçtan söylersek, bir eser okuyucuyu nesnel ve özgür kalmak zorunda bıraktıkça anlam yaratımına ve etkin özne oluşumuna o ölçüde hizmet eder. Sevgili İhsan Oktay Anar’ın edebiyat dünyamız için bir zenginlik, çok özgün bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Eserin kurgusu, biçimi, dili onun teknik yanlarıdır. Bir sanat eseri için “ne anlattığı değil nasıl anlattığı” ilkesi bu yolla gerçekleşir. Teknik yanlar konusu daha çok uzmanlık alanıyla ilgili sorunlar. Ben bir okuyucu olarak, “Suskunlar”ın, insan denen bu yok-varlığın aslına yönelik sorgulamalarından etkilendim. Etkilendiğim için bu yazıyı yazdım ve anlayabildiğim kadarını dile getirmeye çalıştım.

(Roman, İhsan Oktay Anar)
3.1.2008



 
Arl
19
    

 

 

çocuklar kurban kesimini görmemeli demek ne demek?!!!

 

  asıl bunu istemek çook tehlikeli !

 

  mesele büyüklerin bunu anlatamamasıdır.

 

   zaten yeni ortaya atılmış bir argümandır.

 

  bugün 18 yaşını doldurmuş kuşaklar kurban kesimini en küçükken görmüşdür.

 

   peki ne olmuşdur.?

 

 mâhlukat'a ticâret ve et olarak bakarsanız daha çoook argüman üretirsiniz bunun sınırı yok. 



 
Kas
15
    
aruz | 15 Kasım 2007 12:06 | etiket:  
Yaşam 

Nur Çintay A. Taraf

Nur Çintay A.

 

13/11/2007 (2876 kişi okudu)

Doğum günlerini, özel günleri sevmem de, aklımda da tutamam. En yakınımdakilerinkini bile.
Kendiminkilerin karmaşasından belki.
Zira doğum günlerim dört tane:
1. Orijinali.
2. Kimliğimde 30 yıl boyunca yazanı.
3. İzdivaç icabı değişirken yanlışlıkla yazılanı.
4. DMC web'de kayıtlı olanı.
Bunların dördü de birbirini tutmuyor.
Tebrik edenin kimliğini, yakınlık derecesini, tercih ettiği tarihten anlamak mümkün:
Orijinalini seçtiyse anla ki ya aileden ya da yakın ahbap; en iç çember. Kimlikte 30 yıl boyunca yazanı bilenlerle de belli ki hayatın ilk 30 yılından hukukumuz var; bu iki küme birbirine geçişli. Üç numarayı seçenler beni halihazırda kullanılan kimlik bilgileriyle değerlendirenler. Aramızda resmiyet hâkim, büyük ihtimal elindeki formdan hareketle arıyor: Bankacı, kredi kartçı, müşteri temsilcisi, mağaza yetkilisi... Dört numaraysa işyerinden arkadaşlar, tanışlar.
Evlilik yıldönümü şimdilik tek, ama orada da nasıl bir psikoloji yatıyorsa, hep lapsusların oyununa geliyorum. O yüzden hep önce bir duraklayıp, düşünüp, dilimin ucuna önce gelen 8'i yutup nihayet 15'i buluyorum.
Ama o gün yani 15 Kasım'da doğmuş iki kişi var ki, nedense kazınmış zihnime:
1. Metin Soysal. 2. Sinan Özkılıç.
Sinan Özkılıç, hastaneden "Kızım sana evlilik yıldönümü hediyesi doğurdum" diye arayan Nora'nın oğlu.
Metin Soysal, başlık mütehassısı eski müdürüm. Radikal'e geldiğimde adını sayıklayıp ağladığım!..
Biz çünkü yazardık yazıları, yollardık Metin'e. O, eksiği gediği varsa gören adamdı. Bir tashihi 10 metreden seçen adamdı. 'Tamam' diyen adamdı.
Hepimizin vardır şu hayatta iyi, komik, zeki başlıkları. Uğur'unkiler (Vardan) de güzeldir mesela, ama neticede aynı tip kelime oyunudur, göndermedir. Ben bu kadar geniş çeşitlilikte en birinci sınıf başlığı bir tek Metin Soysal'da gördüm.
Tek geçerim, mükemmeldir.

 

Evvelki hafta Şirin Sever'e verdiği röportajda Ahmet Altan, Taraf gazetesini anlatırken

 

 

"Aslında bunun taliplisi ben değildim, Başar Arslan çok istiyordu"

 

demişti.

 

"Sürekli 'Şöyle çok dürüst, çok prestijli bir gazete yapsak,' diyordu.

 

Bir şekilde bu gazeteyi ona 40. yaş hediyesi gibi yapacağız, yani 40 yaşına gelince bir gazetesi olacak!"

 

(4 Kasım, Sabah Pazar) Alkım'ın patronlarından Başar Aslan'a 40. yaş hediyesi Taraf, Aslan'ın doğum gününü bilmiyorum ama, tam da gazetenin yayın yönetmeni yardımcılarından Metin Soysal'a unutamayacağı bir doğum günü hediyesi olacak.

 

Taraf, iki güne, 15 Kasım'a bayilerde.
İnşallah çok uzun ömürlü olur.

 

 

 

Bayramda akraba ziyaretine gitmişiz gibi bir nüfusları var; herkes eş, dost, tanıdık. Oylum Özdemir epeydir sayfiyedeydi, aynı şeyleri beğenir, aynı şeylere ifrit oluruz onunla, sıkı bir 'comeback' yapacağı kesin. Yasemin Çongar'a hayranlığım televizyonda gördükçe artıyor; nasıl net, seri, alanına hâkim bir konuşma. Alev Er o gazetecilik enerjisiyle, insanı kendine bağlayan zekâsı, vicdanı, icabında bağırtısıyla da bana çok iyi gelir, yine son derece high'dı. Ahmet Altan hakkında konuşup da boş yere yuvamı dağıtmayayım.

 

 

 

 

Nasıl güzel yerleri, nasıl güzel! Kadıköy Çarşısı'nın göbeğinde. Çiya, Yanyalı Fehmi, Gözde Şarküteri, hepsi iki adım. 'Bak yazmayacaksın' diye yemin ettirip götürdüler, sokağın içinde sadece dört masalık, caz çalan, keşfi heyecan veren cinsten çok kişisel bir lokanta. F'yle başlıyor, beş harfli. Belli bir bölgede yaşayan hayvanların tümü demek. Kolay gelsin.

 

 



 
Kas
15
    
aruz | 15 Kasım 2007 11:34 | etiket:  

 


 



 

 

 

13 Temmuz 1954'de İzmir'de doğdu.Ziraat fakültesindeki öğrenimini yarıda bırakarak profesyonel sarkıcılığa başladı.1970'lerin ortalarında 'Kaybolan

Yıllar', 'Gölge Etme' gibi sarkılarla yıldızı parladı. Şarkılarının çoğunu kendi besteledi. Bazılarının da sözlerini yazdı. İlk kez 1979'da sinema

 

oyunculuğu denedi.- Minik Serçe- oyunculuk yeteneğiyle dikkat cektiği, 'Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra' adlı muzikallerdeki 'Sen Ağlama 'Geri Dön', 'Dağlar

 

Dağlar' gibi şarkılarla ününü perçinledi.

 

Sonraki 'Git' kasetiyle zirvedeki yerini aldı. Türk pop muziğinin en güçlü seslerinden Sezen Aksu, Aşkın Nur

 

Yengi, Sertab Erener, Levent Yüksel, Tilbe  gibi bir zamanlar vokalistliğini yapmış gençleri pop muziğimize kazandırdı.Üç kez evlendi ve bir çocuk

 

annesi...

Sezen Aksu'nun albümleri: Serçe,Ağlamak Güzeldir, Firuze, Sen Ağlama, Git, Sezen Aksu '88, Sezen Aksu Söylüyor, Gülümse, Deli Kızın Türküsü, Işık

 

Doğudan Yükselir, Gül Bahçeleri, Düğün ve Cenaze, Adı Bende Saklı, Sarı Odalar(Ben Seni Çok Sevdim Oğlum), Deliveren, Şarkı Söylemek Lazım

Dillerden düşmeyen bazı sarkıları: Kaybolan Yıllar, Gölge Etme, Yak Bir Sigara, Firuze, Hata, Ağlamak Güzeldir, İkinci Bahar, Dilimin Ucunda Kelimeler,

 

Geri Dön, Tukeneceğiz, Git, unzile, Değer mi Hiç, Sarışınım, Bir Çocuk Sevdim, Seni İstiyorum, Şinanay, Gidiyorum, Belalım, Hadi Bakalım, Gülümse,

 

Masum Değiliz, Deli Kızın Türküsü, Tenna...

 

 

ÖZLÜ - SÖZLÜ -  SESLİ - GÜZEL SÖZLER

 

 

EN SEVDİĞİNİZ KELİME?

CANKOM; BABAM ANNEME DERDİ.

 

HEYECANINIZI NE ÖLDÜRÜR ?

MÜLKİYET DUYGUSU.

 

HANGİ MESLEĞİ YAPMAK İSTEMEZSİNİZ ?

MAGAZİN İKİ TARAF İÇİNDE MEŞAKKATLİ.

 

İLK AKLINIZA GELEN KÜFÜR NEDİR?

EBENİN...

 

 

 

 

devam edecek

sezen abla'dan ayrılmayın.